Abdullah Harun Cantürk’ten Mektup

Çok Değerli Okuyucuma,

Yine yalnızım bu koca şehirde… Yürüdüğüm her yola işlemiz hüzün tâ enderinden… İnsanlar suskun koşuşturuyorlar.. Bense basit bir hayalciyim Dostoyevski’nin Beyaz Geceler’de bahsettiği… Her şeyi yapacak kadar deli ama hiçbir şey yapamayacak kadar güçsüzüm.. Gene gözlerim ıslak gene ağlıyorum..

Gözlerimde parıltısı bakır bir tasın,
Kulaklarım komşuların ayak sesinde.
Varsın gene bir yudum su veren olmasın,
Başım ucumda biri bana “su yok” desin de… Okumaya devam et

Share

Albert Einstein’dan Atatürk’e Mektup

Ekselansları Atatürk,

OSE Dünya Birliği’nin şeref başkanı olarak, Almanya’dan 40 profesörle doktorun bilimsel ve tıbbi çalışmalarına Türkiye’de devam etmelerine müsaade vermeniz için başvuruda bulunmayı ekselanslarından rica ediyorum. Sözü edilen kişiler, Almanya’da halen yürürlükte olan yasalar nedeni ile mesleklerini icra edememektedirler. Çoğu geniş tecrübe, bilgi ve ilmi liyakat sahibi bulunan bu kişiler, yeni bir ülkede yaşadıkları takdirde son derece faydalı olacaklarını ispat edebilirler. Ekselanslarından ülkenizde yerleşmeleri ve çalışmalarına devam etmeleri için izin vermeniz konusunda başvuruda bulunduğumuz tecrübe sahibi uzman ve seçkin akademisyen olan bu 40 kişi, birliğimize yapılan çok sayıda müracaat arasından seçilmişlerdir. Bu ilim adamları, hükümetinizin talimatları doğrultusunda kurumlarınızın herhangi birinde bir yıl boyunca hiçbir karşılık beklemeden çalışmayı arzu etmektedirler. Bu başvuruya destek vermek maksadıyla, hükümetinizin talebi kabul etmesi halinde sadece yüksek seviyede bir insani faaliyette bulunmuş olmakla kalmayacağı, bunun ülkenize de ayrıca kazanç getireceği ümidimi ifade etmek cüretini buluyorum…

Ekselanslarının sadık hizmetkârı olmaktan şeref duyan Prof. Albert Einstein.

Share

Erol Zavar’dan Mektup

 27 Eylül 2011 

Sevgili Öykü,

Merhaba, Nasılsın?

Mektubun ve resimlerin hücreye ikinci kez baharı getirdi. Aslında tek bahar demeliyim. Çünkü burada havalar bir ısınıyor, sonra yağmur, soğuk oluyor. Ne yapacağımızı şaşırdık. Hem de gün içinde birkaç kez oluyor bu. Sizin oralar da böyle mi? Gerçi hücre arkadaşım “Mersin böyle değildir, yağmur da yağsa sıcaktır hava, dokunmaz, öyle çok fazla değişmez dereceler” diyor. İşte böyle bir ortamda senin mektubun ve resimlerinde ki gülüşün baharı getirdi. Çocuklar ziyarete gelmişti. Senin mektuptan önce, böylece onların gülüşleriyle birleşti gülüşün. Kocaman bir bahar havası doldu hücremiz… Bunu söylerken geçmiş demeyi unuttum. Hasta olmuşsun kışın. İyileşmene sevindim ama. Biliyor musun hastalığı atlatınca daha güçlü oluyor insan sende tamamen yenmişsindir onu umarım. Babana da geçmiş olsun dileklerimizi ilet olur mu? Ve de ki, “Erol amcam kötü hastalığa yakalanıp Ankara’ya gelince, hücredeki arkadaşı sigarayı bırak demiş, ben de bırakayım, birlikte bırakalım demiş, ben de bırakayım, birlikte bırakalım demiş, zorlamış, sonunda bırakmışlar ikisi de, 5 yıldır içmiyorlarmış. O günden sonra Erol amcamın kötü hastalığı gerilemeye, iyileşmeye başlamış, az kalmış tamamen iyileşecekmiş. Ve Erol amcam ve arkadaşı senin de sigara bırakmanı istiyorlar.” Aynen böyle şöyle olur mu?

Babanın Paris’ten yolladığı kartpostalı almadık. Demek ki “fare amcalar” yolda yemişler o kartpostalı. Bazen böyle yapıyorlar. Bu “fare amcalar” yalnızca bize gelen mektup ve kartpostalların tadını beğeniyor demek ki! Belki de bize yazan insanlar, sevgilerini kattıklarından yazılarına, bu “fare amcalar” da sevgiyi yok etmek isterken; önce kendi sevgilerini tüketiyorlardır. Böylece sevgi ihtiyaçlarını bize yazanların sözcüklerini yiyerek gideriyorlardır. Bari o zaman biraz insan sevgisi kazanırlar umarım…

Senin kartpostal desenlerini çok beğendik. Senin deseninin olduğu kartpostallardan hem baba’nın yolladığı hem de milletvekili adayı Ertuğrul amcan var ya, işte onun yolladığını aldım. Resim sergine gelmeyi çok isterdik, gelemedik. Hala burada kapalı yerdeyiz çünkü. Eminim çok güzel geçmiştir sergin. Güzel resimlerinden ara sıra bize de yollar mısın? Biz hiç bilmiyoruz resim yapmayı. Aramızda bilen arkadaşlar var tabii. Onlar da bazen yolluyorlar resimlerini. Resim demişken mektubun sonunda, kağıtta boş bir yer bırakacağım. Senin için güzel bir çiçek çizmeyi düşünüyordum, aslında kopya çekecektim bir yerden, çünkü senin gibi güzel resim çizemiyorum, bunu söylemiştim. Fakat buraya renkli kalem almıyorlar. Güvenliği tehdit ediyormuş. Bir kalem, bir renk nasıl güvenliği tehdit ediyorsa, onu biz anlayamıyoruz tabii. Büyüklerin dünyası bu her şeyi anlaşılmaz kılmayı başaranlar var. Neyse işte Öykü’cüğüm, renkli kalem olmadığından çizmedim. Sen bir çiçek çiz ve dilediğin renge boya, bizden gelmiş gibi olsun olur mu?

Geçen yıl yazın sana kalemlik, anne ve babana da Che tablosu yollamak isterdim. Mektupla beraber buradan çıkardım ama bir karışıklık olmuş, bir türlü öğrenemedim sana ulaştı mı, ulaşmadı mı diye, bana haber verir misin? Eğer ulaşmadıysa yeniden yapacağım kalemliğini ve Che tablosunu.

Bu arada Kont’un ölümüne çok üzüldüm. Biliyor musun, acı çekmeden gidişi teselli olsun sana. Keşke hiçbir canlı acı çekmese değil mi?

Biz de burada türküler söylüyoruz pencereleri açıp. Fakat türkülerden korkuyorlar mı yoksa sevmiyorlar mı nedir, bize ceza veriyorlar, mektup yazmamıza, çocuklarımızla görüşmemize yasak koyuyorlar. Olsun, çünkü söylemek ve dans etmek kadar güzel bir şey mi var değil mi? Belki dondurma ya da pasta o kadar güzeldir. Bu arada sana verdiğim sözü unutmadım. Çıkınca pasta yapacağım, dondurma yapacağım, birlikte yiyeceğiz.

Kalemlik konusunda eline ulaşıp ulaşmadığını bildirmeni bekliyorum. Artık bitireyim. Kendine iyi bak olur mu? Annene, babana, babaanne ve anneannene selam ve sevgilerimizi ilet olur mu? Hücre arkadaşlarım da selam söylüyorlar gözlerinden de öpüyorlarmış, bende seni sımsıkı kucaklıyor ve öpüyorum…. İyi ki varsın…

Sevgilerimle

Erol Zavar
1 No’lu F Tipi Hapishane A-5-13 Sincan/ Ankara

Share

Che Guevara’dan Fidel Castro’ya Mektup

Fidel,
Dünyanın başka ülkeleri benim mütevazı çabalarımın yardımını istiyor. Ben senin Küba’ya olan sorumluluğunun sana imkân vermediği şeyi yapabilirim. Ayrılmamızın zamanı geldi.
Bunu acı ve sevincin karışımıyla yaptığım bilinsin; burada benim kurucu umutlarımın en safını ve sevdiklerim arasında en sevgili olanı bırakıyorum ve beni evladı gibi kabul eden bir halkı bırakıyorum. Bu, benim ruhumdan bir parça koparmaktır. Yeni savaş alanlarında bana vermiş olduğun inancı, halkımın devrimci ruhunu, görevlerin en kutsalı olan nerde olursa olsun emperyalizme karşı mücadele etme görevini yerine getirme duygusunu taşıyacağım.
Başka gökler altında son saatim geldiğinde benim son düşüncem bu halk ve özellikle sen olacaksın. Öğrettiklerin için ve eylemlerimin en son sonuçlarına dek sadık olmaya çalışacağım, örneğin için sana teşekkür ettiğimi, devrimimizin dış politikası ile her zaman özdeşleştiğimi ve buna devam edeceğimi, sonumun geldiği herhangi bir yerde Kübalı devrimci olmanın sorumluluğunu duyacağımı ve öyle davranacağımı, çocuklarıma ve karıma maddi hiçbir şey bırakmadığımı ve bundan üzüntü duymadığımı, aksine sevindiğimi, onlar için hiçbir şey istemediğimi çünkü devletin onlara yaşama ve eğitim görmeleri için gereken her şeyi vereceğini biliyorum.
Her zaman zafere kadar!
Ya devrim ya ölüm!

Ernesto Che Guevara

Share

Arthur Rimbaud’dan Paul Verlaine’e Mektup

Londra, Cuma öğleden sonra
4 Temmuz 1873

Dön, dön artık, biricik dost, dön. Artık iyi ve kibar olacağıma söz veriyorum. Sana karşı soğuk davranmam inatla sürdürdüğüm bir şakaydı; bin pişmanım şimdi buna. Geri dönersen unutulup gider. Bu şakaya inanmış olman ne acı! İki gündür durmadan ağlıyorum. Geri dön. Biraz yüreklilik göster, sevgili dostum. Henüz hiçbir şey yitirilmiş değil; yapacağın şey yalnızca bir dönüş yolculuğu. Burada yine yüreklilikle, sabırla yaşarız. Yalvarıyorum sana. Hem daha çok senin iyiliğine olacak bu. Geri dön, bütün eşyanı yerli yerinde bulacaksın. Umarım ki tartışmamızda ciddi bir neden olmadığını sen de anlamışsındır şimdi artık. Ne korkunç andı o! Peki ama gemiyi terk etmeni işaret ettiğimde sen niye gelmedin? Bu noktaya varmak için mi iki yıl birlikte yaşadık? Ne yapacaksın şimdi? Buraya gelmek istemiyorsan, senin bulunduğun yere geleyim mi?

Evet, haksız olan benim.
Beni unutmayacaksın, değil mi?
Hayır, unutamazsın sen beni.
Ben seni hep yüreğimde taşıyorum.
Dostunu yanıtsız bırakma: birlikte yaşayamayacak mıyız artık?
Biraz yürekli ol. Hemen yaz bana.
Daha uzun süre kalamayacağım burada.
Yüreğinin sesinden başka şey dinleme.
Yanına geleyim mi? Hemen bildir bana.
Tüm yaşam boyu sana bağlı kalacağım.
Hemen yanıtla beni. Burada en çok pazartesi akşamına dek kalacağım. Üzerimde henüz bir peni bile yok; elimdeki tüm parayı postaya veremem. Kitaplarını ve müsvettelerini Vermersch’e bıraktım.
Seni bir daha göremezsem, ya denizci olacağım ya asker.

Arthur Rimbaud

Share

Franz Kafka’dan Milena’ya Mektup

Kafka’nın ünlü mektuplarından birinden alıntı:

“Benim için dünya binlerce ‘belki’ ile dolu… Dürüst bir insanım Milena. Esaretin izin verdiği kadar dürüst. Bir şeklimle herkese benzemeyen farklı bir yön var bende. Huzur içinde bir dakika bile çok görülmüştür bana. Her şeyi savaşarak kazanmak mecburiyetindeyim. Sadece geleceğimi değil geçmişimi de kendim yaratmak zorundayım. Dünya sağa dönüyorsa bu ritme uymak için benim sola dönmem gerekiyor. Palto giymeye üşenirken bu koca dünyayı sırtımda nasıl taşırım ben?”
“İçinde bulunduğum durumu kimseye anlatamam. Sen de anlamazsın… Ben bile anlayamıyorum ki, başkalarına nasıl anlatırım!”

Share

Mektup Yazmanın Faydaları ve Zararları!

Kadir Aydemir

Mektup yazmak bugün komik ve gereksiz görülen bir eylem. Bunun böyle algılanması ne acı… Mektup büyük bir duygu, dev bir iletişim aracı oysa. Kâğıdın bedeninde gezinen mürekkep alır götürür insanı… Yıllarca mektuplaştım pek çok mektup arkadaşımla, bugünse internet çağındayız, mektupları da pulları da kalemle yazı yazmayı da unuttuk! Klavyenin tuşlarına şartlanmış ve duygusuzca vuran parmaklarımız da evrim geçirecek bana kalırsa… Bunun böyle olmasını ister miyiz? Hayır. Okumaya devam et

Share

Kadir Aydemir’den Doğan Ergül’e Mektup

Doğan Ergül’e…

Sevgili kardeşim Doğan…

Günler, haftalar, aylar ve yıllar… nasıl da akıyor zaman, değil mi? Gidişinin ardından mevsimler geçti, ama sanki dünmüş gibi aklımda her şey… Gülüşün gözlerimin önünde ve “Azizim…” deyişin… Bilirsin, uzun şeyler yazamam; uzun şiirler, mektuplar, cümleler sıkar-yorar beni… Bu kısa mektup senin kardeşliğin ve dostluğuna bir teşekkür olacak aynı zamanda ve rahat uyuyabileceğim…

Sen beni anlayan insanlardandın… Hani yeryüzünde başıboş dolaşırsın, hani kediler bile senden daha mutluymuş gibi gelir ya insana, işte o dönemlerimizde, sanırım 97 ya da 98 yılıydı, tam anımsayamıyorum ama Mustafa ağabeyin Şiir-Oku dergisi sayesinde tanışmıştık seninle. Tabii insan nerden bilebilir ki sıradan bir karşılaşmanın çok güzel bir dostluğa dönüşeceğini? İyi ki de tanışmışız ve aslında bilesin ki bu mektubu yazarken aklımdan geçen ama kâğıda dökemeyeceğim görüntülerle dolu kalbim… Tıkandım, yazamadım işte. Olsun, bu mektup yalnızca sana, senin ruhuna, hiçbir okura değil, senle benim aramda… Ben sussam da, saçmalasam da, yarım kalsa da cümlelerim, sen benim biricik dostlarımdan biriydin, hayatla-aşkla-insan ilişkileriyle ilgili önerilerin bana hep yardımcı olurdu… Sezgilerin çok güçlüydü senin. Okumaya devam et

Share

Her Yazı bir Mektuptur

Mektubun anlamını ve işlevini yitirmediği tek alan belki de cezaevleridir… Çünkü içerinin dışarıyla bağlantısının en önemli simgesi “görülmüştür” damgalı mektuplardır hâlâ.

Hayatımızın en derin, en koyu, en naif ve en hırçın renkleri mahpusta duyumsatır kendini.

Mahpushanede duygu yükü ağırdır ve hep doruklardadır. Efkar, hüzün ve özlem, baş ucu kitapları gibidir. Döner döner aynı sayfalarda gezinir insan.
O ortamlarda duygu ve mantık ikilisi arasında sağlam bir denge kurmak zordur. Her ikisini de dozajında kullanıp birbirlerinin görev mahallerine müdahale etmelerini engellemek o denli kolay değil. Ama özellikle siyasi mahkûmlar bunu başarmıştır her dönem…
Zaman zaman hüzün yoklasa da, acı zorlasa da yüreğin kapakçıklarını, umuda toz kondurulmaz. Okumaya devam et

Share

Duygu Esirger’in Mektubu

Hayat ne garip öyle değil mi? İnsanı nerelere sürüklüyor, kimlerle tanıştırıyor. Küçücük bir kız çocuğuyken hep annemin dizinin dibinde Eskişehir’de yaşayacağımı sanırdım. O güzel ve küçük hayallerimi rüzgâr silip süpüreli yıllar oldu. Beni koskoca, bilinmedik ve tehlikelerle dolu bu şehre attı. İlk önce siyah gölgelerle dolu karmakarışık geldi bana bu şehir. Ama sonra… O siyah gölgeler dağıldı ve yerini ışık ışık, laleli bir şehir aldı. Çok sevdim ben bu şehri. İlk aşkımı bu şehirde yaşadım. Dolu dolu hem de.  Sonra ilk aşk acımı burada çektim. En güzel dostlukları burada buldum. Ben bu şehirde doyasıya güldüm, bağıra bağıra ağladım, şarkı söyledim, yeri geldi her şeye herkese isyan ettim. Beni ben yapan her şey bu şehirde, İstanbul’da, yaşandı. Okumaya devam et

Share